Bir teoremin zerafeti onda görebildiğin fikirlerin sayısıyla doğru, o fikirleri görebilmek için harcadığın çabayla ters orantılıdır. George Polya
Tuesday, 1 September 2015
Friday, 1 May 2015
Wednesday, 1 April 2015
Thursday, 1 January 2015
Thursday, 13 November 2014
Makro Tanimlama
Genel adi ile Ozal sonrasi
donem olarak bilinen 1980’li yillarin ortalarindan gunumuze geldigimizde
“muhafazakar” kesime ait pasif veya aktif sermaye miktarinda onemli bir artis oldugu
gozlemlenmektedir. Bu donem icerisinde aktif olarak sosyal hayatin icerisinde
bulunan “muhafazakar” ve ayni zamanda “sermayedar” kesim artik yeni bir sinifa
gecmis olmanin avantajlarini ve dezavantajlarini yasamak uzere yola cikmistir.
Halbu ki Ozal oncesi yillara bakacak
olursak, “muhafazakar” kesimin ulkenin yonetiminde soz sahibi olmasini birakin,
demokrasinin temel bir unsur oldugu medeniyetlerde temsil edilen grubun veya
toplulugun sesini mesru yollardan duyurmanin en kolay yollarindan birisi olan
sivil toplum kuruluslarini organize etmeleri ve dahili isler yapmalari
“elitler” ve “entellektueller” tarafindan cok da hos karsilanmadigi gibi bu
konu uzerinde fikir alisverisinde bulunmak kimi zaman “tolerans” sinirlarini
dahi zorlamaktaydi.
Acaba nedir “elitleri” ve
“entellektuelleri” boyle dusunmeye iten sebepler?
Turkiye Cumhuriyet’ i oncesi
ve sonrasi donemlerde bu ulkenin de vatandasi olan Anadolu insani gerek savas
gerekse de mecburi sosyal egilimler geregi onemli olcude egitim ve ogretimden uzak
kalmakla birlikte sermaye sahibi olma ile ilgili girisimleri azinliklara
nispeten sukuta ugramistir. Ote yandan Istanbul merkez olmak uzere bu civarda
yasayan gayr-i muslim tebaa diye tanimlanan ulkenin azinliklari ise bir yandan
ticari faaliyetlerde basarilara imza atarkan diger yandan tip, muhendislik,
yonetim ve diger egitim ve ogretim alanlarinda sayisiz ogrenci yetistirmeyi
ihmal etmemislerdir.
Gunumuze gelindiginde ise o
donemlerde azinlik diye tabir ettigimiz ulke vatandaslari icin yasanan donemin
kismen benzeri Ozal ve sonrasi donem icin tahakkuk etmis olmakla birlikte
farkli bir takim ilerlemelerden de bahsetmek mumkundur. Diger bir deyisle,
“muhafazakar” kesim “sermaye” sahibi olmaya baslamis, “nesillerini” iyi
egitebilmek amaciyla kurumlar, muesseseler kurmus veyahut mevcut olanlari
modernize ederek gunun sartlarina cevap verecek hale getirmek suretiyle bir
takim terakki hamlelerinde bulunmustur. Pek tabi ki “muhafazakar” kesimin
disindikiler icin artik nesillerini dunyanin onde gelen universitelerinde
egitim aldirtmak, ulkenin yonetim kadrosunda farkli isimler adi altinda dahi
olsa gorebilmek onlar icin siradan oldugu kadar vazgecilmez hale gelmistir.
Yani donusum son hiziyla toplumun butun kesimlerinde kendisini
hissettirmektedir. Ta ki 2000 li yillara
gelene kadar. Aslinda 2000 li yillara gelene kadar “muhafazakar” kesimin
yetistirmis oldugu nesiller cok defa farkli sekillerde yonetim girisimlerinde
bulunmus olsalarda farkli komplo teorilerine kurban olmanin yaninda bir takim
gayr-i ahlaki uygulamalar ile onlerine set cekilmis ve nihai olarak subat ayinin
sogugu ile hasta hale getirilmek istenmistir.
Milenyum sonrasinda ise “muhafazakar”
kesim belirli bir ideoloji cercevesinde yetistirmis oldugu ve bahsi gecen subat
soguklarindan sakladigi “elit” olmasa bile “entellektuel” birikime sahip veya
sahip olmaya namzet kadrolari coktan devletin siyasi organlarina yerlestirmis
ve kendisince uygun zamani beklemekteydi. Ve beklenen degisimin son halkasi toplumun
ve topluma terakki asilayan her kurumun belki de en kritik noktalarinda hayat bulmustu.
Esasinda “muhafazakar” kesim
diye nitelendirdigimiz insanlari sadece “dindar” olarak gruplandirmak yanlis
olacaktir. Kelimenin sosyoloji ve (sosyal) antroplojide ki karsiliklarini
kullanmanin yaninda etimilojik olarak bakildiginda da farkli izahatlari
olmasinin yaninda kavramsal karsiliklarinin da farkli oldugu bilenler
tarafindan da bilinmektedir. Bu bakis acisi ile “muhafazakar” kesime karsi olan
insanlari da “muhafazakar olmayan kesim” diye nitelendirmek sanirim
siniflandirmanin veya gruplandirmanin en sadelestirilmis sekli olabilecektir. Dolayisiyla
da mucadelenin sinirlarini ulkemizin fiziksel sinirlari ile degil belki de
psikolojik sinirlari ve bilhassa gecmisten gunumuze aktarilan miras ve sahip
oldugu dinamikler cercevesinde degerlendirmek, hadiseleri dogru, yerinde ve
zamaninda yorumlamak isteyenlere isabetli bir bakis acisi sunacaktir.
Bu baglamda yazinin simdiye
kadar ki kisminin Turkiye ornegi uzerinden dar bir tanimlama oldugunu ifade
etmemiz gerekmektedir.
Toparlamak gerekirse,
“muhafazakar” kesim diye tabir ettigimiz muhtelif gruplarin gunumuzde ve
gelecekte karsilasmasi muhtemel zorluklarin veya gucluklerin temelinde yatan
esas hususiyle hem Faust adli esere de konu olan “iyi” nin ve “kotu” nun
mucadelesidir. Ulkemiz ve ulke insanimiz bu “iyi” ve “kotu” mucadelesinin
biryerlerinde yer almis oldugu gibi yine de almaktadir ve alacaktir. Her ne
olursa olsun “insan” olarak bize yakisan “insani” sifatlari sinir kabul ederek
yasamaktir ve pek tabi ki kotuye karsi iyinin, zalime karsi masumun, ve dahi
hakli olanin guclu oldugu bir dusunce cercevesinde yasamak seklinde olmalidir.
Monday, 1 September 2014
Wednesday, 13 August 2014
Rol Modellerimiz
Rol
Modellerimiz
Siyer kitaplarını yahut Efendimiz ile
alakalı farklı yayınlara göz attığımızda, bir yandan Efendimiz ile alakalı
hususlara dikkat çekilirken öte yandan Efendimiz’ in çevresinde ve O’nun
atmosferinde hayat bulmuş olan sahabileri farkında olmadan da olsa o tablonun
ayrılmaz bir parçası olarak görmekteyiz.
Bu tabloyu yorumlamaya, o renk cunbüsü içerisinde ki bize en yakın olan rengi
yakalamaya ve kendimizi o renk ile bütünleştirmeye çalıştığımızda karşımıza bir
açıdan Efendimiz’ in bir yönü ortaya çıkarken diğer yandan Efendimiz’in
çevresinde ki sahabelerin en belirgin özellikleri ortaya çıkmaktadır. Defaatle
Hz. Ebubekir’ in bir sadakat ve doğruluk kahramanı olduğundan, Hz. Ali’nin
cesur bir sahabe olduğundan ve Müsab Bin Ümeyr’in dillere pelesenk bir edeb
sahibi olduğundan bahsetsek zinhar bir elif miktarı dahi olsa yalan beyanda bulunmuş olmayız. Çünkü bu
kutlu insanları tarif ederken esasında Efendimiz’ in de bir yönünü ortaya
koymuş ve tarif etmiş oluyoruz.
Ne demek acaba bu?
Son zamanlarda, Efendimiz ile alakalı
olarak okuduğum kitaptan esinlenerek kaleme aldığım bu yazıda size, bahsi geçen
kitapta yer alan bakış açısını sunmaya çalışacağım. Muhakkak ki kitabın
müellifi kadar başarılı olamayacağım için, okuyucularımızın bu nakıslığı
görmeyerek konunun özüne odaklanacaklarını düşünmekteyim.
Yaklaşık iki yıldır doktora çalışmlarımın
temeline konu olan sosyal-psikoloji, kültürel sosyoloji ve kişilik ile ilgili
akademik literatür üzerine çalışırken, modern bilimlerin gelmiş olduğu aşamada
şunu fark ettim ki; Efendimiz’i biz
yeteri kadar anlayamamış ve anlatamamışız. Örneğin, Efendimiz’in baba olarak
sahip olduğu toplumsal rolü ve rol modellemesini çoğu kez dinlemişizdir yahut
okumuşuzdur lakin bu rol modelin, Efendimiz’ in sahip olduğu diğer sosyal ve
ictimai rollerden sadece birisinin yansıması olduğunu ve ne manaya geldiğini
fark etmemiz biraz güç olmuştur.
Efendimiz aslında sadece bir baba değildi, bir esti, bir kumandan olduğu
kadar bir öğretmendi, bir siyasetçi olduğu kadar bir tüccardı. Yani esasında
Efendimiz hayatın bir insana biçebileceği temel rol modellerinin nasıl
yaşanması gerektiğini hem yaşayarak hem de uygulanmasını sağlayarak yüz yıllar
öncesinden bize bu hayatın nasıl yaşanması gerektiğinin çerçevesini çizmişti
ama biz anlamada ki eksikliklerimiz kadar yaşamada ki eksikliklerimizden ötürü
de malesef kendi içtimai hayatımıza da istikamet verebilmiş değiliz.
Üzülerek söylemeliyim ki geldiğimiz
yüzyılda Efendimiz’in daha öncesinde de işaret buyurdukları gibi belki de müslümanlar
olarak bizlerin sıfatları ve müslüman olmayan insanların sıfatları birbirine
karışmış ve girift bir hal almış gibi gözükmektedir. Özellikle son üç yüz yılda
coğrafyamızda bize nefes aldırması muhtemel akımlar sükut-u hayale uğramış ve
muntesibi olduğumuz inancın ideallerini günümüz dünyasının ilmi yönüyle
birleştirip mütefekkir gönüllere ilham olacak ilim adamımız yok denecek kadar
az yetişmiştir. İmam Rabbanilerin, Gazalilerin, Mühyiddin İbn-i Arabilerin ve
Mevlana Halid-i Bağdadilerin kendi dönemlerinde ki toplumun ulaşmış olduğu ilmi
seviyeyi, inanç buudunu ve o kametlerin erişmiş oldukları kulluk seviyesini
belki de bizler bu yüzyılda mumla aramaktayız belkide bizlere ütopik
gelmektedir.
Acaba neyimiz eksik?
Bu soruya birden çok cevap verilebilir,
cevap verilebilir olması cevapların tartışılmaz olmayacağı anlamına gelmediği
gibi doğru olacağı anlamına da gelmez. Kanaatimce eksik olan temel hususlardan
birisi de benimsediğimiz rol modeller (rol
modeller diyorum çünkü birden çok rol modelimiz oldu artık), bizim almamız
gereken rol model ve son olarak bizim gerçek halimiz arasında ki uzaklıklar ve
yakınlıklar, benzerlikler ve uyuşmazliklar. Matematiksel olarak, özetle bizim
de dahil olduğumuz üçlü matristen yahut geometriksel olarak bir tek boyuttan oluşmayan
bir üçgenden bahsediyoruz. Örneğin, günlük hayatta izlememiz için bizlerin
önüne sürülen ve bilinçaltı dünyamızı yerle bir eden dizilerde, filmlerde ve
diğer gösteri ürünlerinde karşımıza çıkartılan kategorik ve sembolik rollerin
ruh dünyamızda oluşturmuş olduğu tahribatı kaçımız düşünmekte? Kaç tanesi
inanmış bir insanın karakterini yansıtıyor? Peki kaç tanesinin bizim inanç
dünyamız ile pozitif yönde alakası var yahut var olanların yakınlıkları ne ölçüde?
Diğer bir örnek, İslam alimi diye önümüze sürülen örneklerin hayatları,
düşünceleri, yaşayışları ve ölçüleri hakkında neler biliyoruz? Acaba bu
örnekler Efendimiz’in hayatı ile hangi düzlemlerde eşleşiyor? Acaba kaç tanesi
almış oldukları Oryantalist eğitimler sonucu fitnenin göbeğinde yer alıyor?
Yahut kaç tanesini hangi ölçülerde ve ne yoğunlukta tanıyoruzda kendimize İslam
alimi olarak kabul ettirmişiz?
Sorular sormalıyız hem de can yakacak,
zihni melekelerimizi zorlayacak, kıyasa tabi tutacak, öz eleştiriyi
körükleyecek yol açıcı sorular sormalıyız. Zihnimizin içini temizlemeliyiz,
kalbi hayatımıza engel olanı elemeliyiz, fıtratımıza yakışmayanı, ruhumuzun
atmosferine zarar verenini, gönül dünyamızda huzursuzluğa neden olan
fıtriyatımızı terbiye etmeliyiz. Bunu yapabilmenin en kolay yolu bizi biz yapan
ufuk çizgisini kaybetmeden oraya oturtmuş olmamız gereken ve bizleri sırat-ı
müstakime iletecek olan ideal rol modeli kapasitemizi zorlayarak daha fazla
anlamaya çalışmak ve tabi ki daha çok “O” olmaya gayret göstermek. Bunu
isterseniz fenafil ihvan boyutunda “O” nu tasavvur etme şekli olarak anlayınız,
istersenizde gönülden bağlı olmanız gereken bir inanç örgüsünün kutup yıldızı
olarak anlayınız.
Yazimiza Mevlana Hazretlerinin muhtesem
bir dortlugu ile veda ederken, neslimizin ihyasinin ancak ve ancak mütefekkir zihinlerin, çile kahramanlarının ve gönül
erlerinin karşılık beklemeden atacakları adımlar sayesinde olacağını ifade
etmek isterim. Ve tabi ki buna engel olan unsurların gelecekte yeri olmayacağı
gibi bizim dünyamızda ki tabiri ile de veballeri ağır olacaktır.
Yüzde ısrar etme, doksan da olur.
İnsan dediğinde, noksan da olur...
Sakin büyüklenme, elde neler var.
Bir ben varım deme, yoksan da olur...
"Mevlâna"
Saygılarımla
Wednesday, 26 March 2014
Organize Gıda Perakende Sektörü ve Hizmet Kalitesi
Türkiye ekonomisinin genel
görünümünü konu alan değerlendirmelerin yanında
mikro anlamda ve sektörel bazda
gerçekleşen reel büyüme oranlarını baz aldığımızda, organize perakende
sektörünün (burada ve bundan sonra bahsedilen perakendecilerden ve/veya
şirketlerden kasıt süpermarketler,
hipermarketler vb. perakendecilerdir) sektörel ve ekonominin genel görünümü
içerisinde önemli bir paya sahip olduğunu söylememiz konunun pratisyenleri
tarafındanda yadırganmayacaktır.
Alışveriş merkezlerinin sayısındaki artış ile özellikle organize
perakende alanında faaliyet gösteren perakendecilere ait şube sayılarının
artması ve dolayısıyla da yıllık cirolarının artışı arasında pozitif bir ilişki
olduğunu söyleyebiliriz. Rakamsal ve fiziki değerlerdeki artışın getirmiş
olduğu büyüme ile bir çok kez gündeme gelen ve neredeyse en önemli hususlar
listesinde başı çeken bir argüman olan; perakendecilerin büyümesi ile sunulan
hizmet kalitesinin seviyesi, tatmin ediciliği ile ilgili yorumlar, çalışmalar
ve bu konuya dair pratik öneriler önceden olduğu kadar şimdilerde de konunun
ilgili taraflarınca dikkatle takip edilmektedir.
Burada gündeme gelen muhtemel,
öncelikli ve kritik sorulardan bir tanesini “büyümek mi yoksa hizmet kalitesini
arttırmak mı?” şeklinde formülize edebiliriz. Pek tabi ki her iki stratejiyi
aynı anda başarılı bir şekilde harmonize edebilen perakendecilerin varlığını
yadsıyamayız. Lakin fiziksel büyümenin getirmiş olduğu finansal likidite
sorunları başta olmak üzere, konumluk yer seçimi, kalifiye personel ihtiyacı,
promosyon ve tanıtım çalışmaları ve ürün tedarik zinciri ile ilgili aşamalara
ilişkin bütçelerin yeniden gözden geçirilmesi gibi temel argümanlar; üzerinde
dikkatle düşünülmesi ve durulması gereken başlıklardır.
Uluslarası ve/veya ulusal
pazarlarda geldiğimiz nokta itibariyle hem global hem de lokal perakendecilerin
zaman zaman kendi kategorilerinde bazen de kendi kategorilerinin dışında yoğun
ve çetin bir rekabete giriştikleri aşikardır. Buna en çarpıcı örneklerden bir
tanesini, global markaların express mağaza anlayışını (Carrefour Express gibi) veya
indirim mağazalarının (A-101 ve BİM gibi) lokal zincirlerle yahut markalarla
rekabet etmesini bu çerçevede örnek gösterebiliriz. Bu anlayışın dışında kalan
satış noktaları için ise, pazardaki büyük oyuncular kendilerine has rekabet
üstünlüğü kurma yeteneklerini ulusal yahut uluslarası pazarın temel
dinamiklerine göre uyarlamış olmaları ve pazarlama stratejilerini hedef pazarda
kimi zaman tutunma kimi zaman da pazar lideri olabilme bandı içerisinde
konumlandırmış olmaları gözlemlenmektedir.
İzlenen stratejiler arasında
kuşkusuz mağazadaki görevli ve tüketici/müşteri arasında geçen iletişimin ve bu
iletişimin yansıması olan tüketici/müşteri memnuniyeti veya tatminin bir
sonraki aşamada yani tüketici/müşteri sadakati aşamasında önemli bir yeri
olduğu gerçeğine kayıtsız kalmak mümkün değildir. Bu bağlamda potansiyel
ve/veya hedef müşteri grupları üzerinde ki pozitif etkisi ve neden olacağı
maliyetin düşüklüğü açısından en önemli enstrümanlardan birisi de hizmet
kalitesidir. Son yıllarda hizmet kalitesinin ölçümü, çalışanlar veya
tüketiciler üzerinde ki etkisi, şirketin finansal performansı üzerindeki
etkisi… gibi pazarlama alanının birden çok alt başlığında incelenmeye başlanmış
ve Türkiye’nin konu olduğu ulusal veya uluslararası ademik çalışma sayısı
önemli bir şekilde artış göstermiştir. Konunun bütünü içerisinde teknik
detaylara girmekten ziyade, biz burada hizmet kalitesi ve bu stratejik unsurun
tüketiciler/müşteriler nezdindeki yansımalarını yakın zamanda (2012) yapmış
olduğumuz bir akademik çalışma üzerinden
devam etmek istiyoruz.
Yapmış olduğumuz çalışmaya
katılan bireylere ait istatistikleri kısaca sıralamak gerekirse: %42.86 sı
bayan ve tüm katılımcıların %53.94 u evlidir. En yoğun yaş aralığı ise %44.41
ile 30-39 yaş grubu olmuştur. Ayrıca katılımcıların %62.97 si yüksek lisans ve
doktora eğitimi almıştır. Alışveriş şıklığı kategoreisinde, katılımcılarımızın
%41.69 aylık 50 TL ve 99 TL arasında alışveriş yapmakta olup, aylık alışveriş
sıklıkları 6 ile 9 tekrar arasındadır (%43.15). Son olarak katılımcılarımıza
yöneltmiş olduğumuz tercih edilen süpermarket / hypermarket sorusuna aldığımız
cevaba ilişkin oranlardan en öne çıkanları ise şu şekildedir: %14.19 ile
Migros, %13.02 ile Bim ve %12.33 ile Carrefour olmuştur.
Çalışmanın devamında,
katılımcılara sorulan sorular neticesinde uygulanan istatistiki metodlar ile
bir takım neticelere ulaşılmıştır. Buna göre, anket soruları altı ana
kategoride toplanmış ve 25 farklı soru ile bu altı kategori
değerlendirilmiştir. Sonuçlara göre ilgili kategoriler, perakendecinin
uygulamış olduğu politikalar, tüketiciler/müşteriler ve çalışanlar arasında ki
iletişim, perakendeci firmaya ait fiziksel yeterlilikler, perakendeci firmanın
taahhütleri, perakendeci firmanın tüketicilerin karşılaşmış olduğu problemleri
çözebilme kabiliyeti ve son olarak ise tüketicilerin mağazanın genel mimari
yeteneklerini değerlendirilmesi şeklinde sıralanmıştır.
Genel olarak çalışmaya konu olan
başlıkları sıraladıktan sonra, bahsi geçen ana kategorileri oluşturan
ifadelerden tüketicilerin ön plana çıkardığı beklentileri sıralamak gerekirse,
• Satışa konu olan hizmetin / ürünün satışı ve satış ile ilgili
işlemlerinin hızlı bir şekilde gerçekleştirilmesi.
• Çalışanların tüketicilere karşı kibar ve saygılı olması.
• Ödeme esnasında perakendecinin sunmuş olduğu ödeme şekillerinin (örn.
kredi kartı) güvenli olması.
• Çalışanın ödeme esnasında veya müşteri ile ilgili bilgilerin
alınması esnasında hata yapmaması.
• Perakendeci firmaya ait mağaza ekipmanlarının görselliği.
• Perakendeci firmanın açılış ve kapanış saatlerinin uygunluğu.
• Perakendeci firmanın vaadlerini/promosyonlarını ilk seferde tam
olarak yerine getirmesi.
• Karşılaşılan problemlerin çözümünde perakendici firmanın samimi ve
dürüst davranması.
• Mağaza içi raf diziliminin tüketicilerin/müşterilerin aradıklarını
kolayca bulmasına imkan vermesi ve mağaza içinde tüketicilerin/müşterilerin
rahatça dolaşabilmelerine olanak sağlaması.
Yukarıda önem derecesine göre
sıralamış olduğumuz beklentilere göz gezdirecek olursak, ilk kategoride
tüketicilerin/müşterilerin yoğunlaşmış oldukları maddelerin,
tüketicilerin/müşterilerin perakendeci mağazaların farklı düzeylerde
çalışanları ile ilgili beklentileri, ikinci kategoride perakende mağazalarının
fiziksel özellikleri ve son olarak ise perakendeci firmanın
tüketicileri/müşterilerine yönelik yürütmüş olduğu politiklarin güvenirliği
şeklinde olduklarını ifade edebiliriz.
Bu bağlamda tüketicilerin/müşterilerin;
perakendeci firmanın, personellerinin davranışlarından başlamak suretiyle satış
ve satış sonrası politikalara varıncaya kadar ki süreci bir bütün şekilde
değerlendirdiğini söylemek iddialı bir yorum olabilir. Lakin,
tüketicilerin/müşterilerin değerlendirmeye tabi tutulan perakende firmanın
öncelikle personeli ile karşılaştığı ve iletişime geçtiği için perakendeci
firmayı personelin davranışları ve tutumları üzerinden değerlendirdiğini
söylemek, sanıyorum daha isabetli bir yorum olacaktır. Buna ek olarak,
perakendeci mağazanın fiziksel yeterliliği ve genel politikaları da
tüketicilerin/müşterilerin memnuniyetinde önemli bir rol sahibi olduğu ifade
edilebilir.
Bir tüketici gözü ile
değerlendirmek gerekirse, özellikle personel yeterliliği ve kalitesi açısından
Türkiyedeki perakendeci firmalar ciddi mesafe almış olmalarına rağmen bu itici
gücü henüz bütünsel stratejiler ile başarılı bir şekilde entegre
edebildiklerini söylemek için şimdilik biraz erken olacaktır. Pek tabi ki bu
eksiği sadece perakendeci firmaların kapatmalarını beklemek de onlara haksızlık
olacaktır. Bu konuda en esaslı çözüm perakende sektörünün bütün dallarında
kariyer olanaklarının öne çıkarılması amacı ile bu alanda eğitim veren özel
ve/veya özel olmayan eğitim kurumlarının sayısında ve kalitesinde artış
sağlanmasıdır. Her ne kadar yaklaşık son 10 yıldır bu konularda yapılan
yatırımlar ve çalışmalar varsa da yeterli olduğunu düşünmek için erken olduğunu
söyleyebiliriz. Çünkü, gelişmekte olan ekonomilerden gelişmiş ekonomilere geçildikçe
üretim odaklı endüstriyel yapının hizmet odaklı bir yapıya dönüştüğü ile ilgili
sayısız örnek mevcuttur. Diğer bir ifade ile, ilerleyen dönemlerde kalifiye,
eğitimli ve yetenekli personel ihtiyacı şimdikinden daha fazla olacaktır.
Ali IHTIYAR
University Technology of
Malaysia
International Business School
* Makalede
yayinlanan istatistiki degerler yazarin 2012 yilinda yapmis oldugu “Measurement
of perceived service quality in the food retail industry of Turkey” adli
makalesinden alintidir.
Wednesday, 1 January 2014
Friday, 1 November 2013
Monday, 11 June 2012
Iran'dan Ironiye
Ortadoğu’da
yaşanan olaylara bir de bu açıdan bakmanızı isteyeceğim bu sefer.Bir araya
getirme konusunda sorun yaşamış olduğumuz yap-bozun bu parçaları için gerekli
ön açıklamaları size verdikten sonra aklınıza gelen ilk sorunun cevabının
“neden olmasın” şeklinde olmaması için bir neden yoktur, diyerek asıl konuya
geçiyoruz.
Evanjelizm,
genel anlamıyla İncil'ler hakkında vaaz vermektir. Hz.İsa üzerinde yoğunlaşan
bu vaazların amacı Hristiyan olmayanları bu dine davet etmektir. Aziz Matta,
Markos, Luka ve Yuhanna tarafından yazılmış dört Kanonik İncil’in her birine
“Evanjel” denir. Yunanca "iyi haber" ya da "genel olarak kabul
edilen gerçek" anlamına gelen “evangelion” dan gelmektedir. Bu kelimeden
türetilerek, İncil yazarlarına "Dört Evanjelist” denmiştir.Evanjelist ve
Evanjelik kelimeleri farklı anlamlara gelmektedir. Evanjelist sözcüğü en basit
anlamıyla "Hristiyanlık bildirisini vaaz eden, yayan kişi" anlamına
gelir. Evanjelik sözcüğü ise daha çok Protestan Kilisesinin muhafazakar
kesimini nitelemek için kullanılır.
Evanjelikler,
ABD'yi kuran ve tutuculuğuyla bilinen Protestan mezhebi Püritenler’in
devamıdır.Evanjelizm merkezli bu akımın mensuplarına ve zamanla liberal
Protestanlar haricindeki tüm Protestanlara Evanjelik denmeye başlanmıştır (20.
yy'in sonları, 21. yy'in başı). Ayrıca Martin Luther, reformları esnasında
kurduğu kilise hareketi için bu ismi kullanmıştır. Bu nedenle Kıta
Avrupası’nda Evanjelik sözcüğü, Protestan veya Lutherci olarak algılanır.
Evanjelizmin temelleri İngiliz George Whitefield (1715-1770),;
Methodizm’in kurucusu John Wesley (1703-1791) ve Amerikalı filozof ve teolog
Jonathan Edwards (1703-1785) tarafından atılmıştır. Bu üç kişi Amerika'nın en
büyük Protestan mezhebi olan Baptistlerin ve Metodistlerin oluşumunun temel
taşlarıdırlar.ABD'de 1820'lerde genelde Hristiyanlık inancı için kullanılan
Evanjelizm 19.yüzyıldan itibaren iki ayrı koldan ilerlemeye başlamıştır.
Charles G. Finney ile Amerikan halkının dönüşümünün sağlanması ile devrimcilik
anlamı kazanmış diğer taraftan Playmouth Kardeşliği hareketinin kurucusu John
Nelson Derby’nin öncülüğünde radikal bir dini yorumu temsil etmeye
başlamıştır.
Bugünkü
Evanjelizm Amerika'daki Hristiyan toplumunun tutucu kanadını temsil
etmektedir.Darby'nin Muafiyetçilik akımı İncil ve Dünya tarihini yedi çağa ve
veya Tanrı'nın insanlık hakkındaki takdirini gösteren yedi bölüme ayırmaktadır.
C.İ. Scofield tarafından yazılan Scofield Referans Incıl'ı ile 1880 ve 1890'li
yıllarda Darby'nin Tanrı, Tanrı'nın Krallığı'nı temsil eden insanlara imtiyaz
vermiştir ve İsrail, İncil'in Kıyamet zamanında önemli rol oynayacaktır
öğretisi geniş kitlelerce benimsenmiştir. Lutherci Protestanlık ile başlayan;
Püritenizmle olgunlaşan; Jimmy Carter, Ronald Reagan ve Baba Bush'un
başkanlıkları döneminde adım adım gelişen Evanjelizm, 11 Eylül'den sonra Oğul
Bush ile Küresel Emperyalizmi yönlendiren esas güç haline gelmiştir. [1]
***
Tam
adı Encümen-i Hayriye-yi Hüccetiye-yi Mehdeviyye.Kısaca Hüccetiye (Hüccet delil
demek; Hüccetiye de delilciler) olarak bilinen bu cemiyet 1953 yılında yapılan
darbe sonrasında İmam Humeyni'nin yakın arkadaşlarından olan Şeyh Mahmut Halebi
tarafından kuruldu.Amacı, 'İslam dini ve Caferiye mezhebinin tebliği ve bunların
ilmi yollardan savunulmaları'ydı.Dönemin sert siyasi yönetimi tarafından
medreseler dışında faaliyetlerine izin verilen sayılı dinî merkezler ve
cemiyetlerden birisi olan Hüccetiye bu dönemde çok canlı tartışmalara,
çalışmalara sahne oldu.Horasan şehri cemiyetin en güçlü bölgesel
merkeziydi.Hüccetiye'nin 1979 İslam Devrimi öncesi baş hedefi
Bahaılık'ti.Cemiyet, Bahaılığı İslam'ın baş düşmanı olarak görüyor, bu zararlı
akımla mücadeleyi faaliyetlerinde en önemli hedeflerinden birisi olarak
değerlendiriyordu.
1979
İslam Devrimi'nden sonra Bahaılık, Devrim yönetiminin de baş hedeflerinden
birisi olarak kabul edildiği için Hüccetiye bu defa Marksizm'i İslam'ın en
büyük düşmanı olarak görmeye başladı ve Marksizm'in kökünden tasfiyesi için
mücadeleye koyuldu. Cemiyet, Mehdi doktrinine gönülden bağlı olduğu ve bunu
savunduğu için 1979 Devrimi'ni takiben Devrim lideri İmam Humeyni ve onun
geliştirdiği Velayet-i Fakih doktrini ile ters düşmeye başladı; zira Hüccetiye
doktrininin esasında siyasetin ve yönetimin dinî makamlara devri söz konusu
değildi; siyaset ve yönetim Mehdi'nin uhdesinde olan alanlardı; dinî makamlar
bu alanları devralamaz, üstlenemezlerdi...
Ne
var ki, bu doktrin farklılığına rağmen Hüccetiye, İslam Devrimi'ni destekledi,
İmam Humeyni'nin siyasi liderliğini kabul ederken dinî liderliğini kabul
etmekten de ısrarla kaçındı. Hüccetiye liderleri, Devrim ile birlikte kendi
cemiyetleri içinde de ortaya çıkan genç devrimci üyelerinin bu doktrinden
vazgeçilmesi, cemiyetin kuruluş senedinin gözden geçirilmesi yolundaki
taleplerine karşı çıktılar; ama bu karşı çıkış cemiyetin üye ve sempatizan
sayısının hızla düşmesine, ayrılanların çoğalmasına yol açarken ayrılanlar da
Hizb-i Cumhur-i İslami Partisi (İslami Cumhuriyetçi Parti) saflarına katılmayı,
böylelikle Devrim'e hizmet etmeyi tercih ettiler.
Cemiyet,
İslam Devrimi liderliğini organizasyon gücü ve disiplini ile etkilerken bu
husus kendisini en çok 1981 yılında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde
gösterdi.Muhammed Recavi'nin cumhurbaşkanı seçildiği bu seçimlerde Hüccetiye
üyelerinin, liderlerinin talimatı üzerine oylarını 12. İmam'a, yani İmam
Mehdi'ye verdikleri, verilen bu oyların 400 bin civarında olduğu, bunun da
geçerli oyların yaklaşık yüzde 2,5'ine tekabül ettiği o zamanlar söylendi. [2]
***
Ve
denklemin üçüncü ve son üyesi olan ‘Masıyah’çi ‘Nature-i Karta’ tarikatı.Bu
tarikat ile ilgili bilgileri sizlerin araştırma isteğinize vererek, devam
edeceğiz.
Bu üç
tarikatın ortak noktası şudur, her ucude Mehdi’yi yahut Mesih’i beklemektedir.
Ve Mesih yahut Mehdi gelinceye kadar yeryüzünde karmaşa devam edecek, barış
soluklanmayacak ve her daim Lucifer’in orduları güçlenerek saldırılarını
arttıracaktır. Onlara göre Mesih yahut Mehdi’ nin gelmesi tek çözüm yoludur ve
bu çözüm yolu birisine göre Süleyman Mabedi’nin yıkılmasına bağlıyken bir
diğerine göre de Şam dolayısıyla da Mekkenin düşmesine bağlıdır. Yani “O”
zamana kadar Mehdi yahut Mesih gelmeyecek ! Mehdi veya Mesih’ in gelmesini sağlayacak
her hamle “Kurtarıcıya” doğru atılmış kutsal bir adım demektir onlar için !
Sn.
İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’ in 2005 ten bu yana gerek Birleşmiş Milletler
toplantılarında gerekse de farklı mecralarda yapmış olduğu açıklamalara
bakarsanız durumun ciddiyetini daha iyi anlayabilirsiniz. Aynı şekilde oğul
Bush’un Irak savaşı hakkında ki açıklamaları O’nun bir “Kurtarıcı” yi bekleme
konusunda ki azmini, sabrını ve isteğini ortaya koymaktadır.
Meraklısına,
Selefilik hakkında okumalara ve araştırmalara devam etmeli diye bir öneride
bulunabilirim.
Saygılarımla
[1]Evanjelizm
Beyaz Saray'ın Gizli Dini-İsmail Vural
[2]http://www.zaman.com.tr/wap.do?method=getYazarDiğerDetay&haberno=295318&sırano=6&sayfa=0&yazarno=1033
Subscribe to:
Posts (Atom)